NAMAZ
Abdest
1. Saç boyası, kına, ruj, oje, jöle gibi makyaj
malzemeleri abdest ve gusle mani midir?
Abdest alırken, yıkanması gereken uzuvlardan birinde kuru yer
kalırsa, abdest sahih olmaz. Gusülde ise vücutta, suyun ulaşabildiği her yerinin
yıkanması gerekir.
Bu itibarla, abdest veya gusül alacak kimsenin, yıkanması
gereken uzuvlarında, suyun altına ulaşmasına engel olacak bir tabaka
bulunmamalıdır. Oje gibi vücut üzerinde tabaka oluşturup da suyun bedene
ulaşmasına mani olanlar abdest ve gusle manidir. Abdest veya gusülden önce
bunların çıkarılması gerekir. Buna karşılık, tabaka oluşturmayan saç boyası,
kına gibi makyaj malzemeleri abdest ve gusle mani değildir.
2. Abdest uzuvlarında yara veya hastalık bulunması
halinde nasıl abdest alınır?
Abdest uzuvlarından birinde yara veya hastalık bulunan kişi, bu
organın yıkanması zarar verecekse, yıkamayıp ıslak elle mesheder. Mesh
edilmesinin de zarar vermesi durumunda, bu da yapılmaz. Bu rahatsızlık abdest
veya gusül uzuvlarından çoğunluğunda ise, abdest veya gusül yerine teyemmüm
edilmelidir.
3. Özürlünün abdesti ve özrü sebebiyle elbisesine
bulaşan necasetin hükmü.
Dinmeyen burun kanaması, yaradan kan sızması, idrar tutamama,
devamlı kusma, hayız ve nifas dışındaki kadınların akıntısı gibi bedenî
rahatsızlıklar, en az bir namaz vakti süresince devam etmesi halinde özür olarak
kabul edilmiştir. Böyle olan kimseye de mazûr denir.
İslâm dini kolaylık dinidir; kişiye gücünün üstünde yük
yüklemez. Bu nedenle özürlü sayılan kişilerin ibadetlerini yerine
getirebilmeleri için onlara kolaylıklar getirmiştir. Özürlüler, her vakit için
abdest alır ve mazeret teşkil eden rahatsızlığından başka abdest bozan bir hal
meydana gelmedikçe bu abdestle o vakit içerisinde dilediği gibi namaz kılar,
Kur’an-ı Kerim okur ve diğer ibadetlerini yaparlar. Namaz vaktinin çıkmasıyla
veya başka abdest bozan bir halin meydana gelmesiyle özürlü kimsenin abdesti
bozulur.
Özür, bir namaz vakti boyunca hiç meydana gelmezse, özür ortadan
kalkmış olur ve o kimse özür sahibi olmaktan çıkar.
Özürlü kimseden akan kan, irin, idrar gibi şeylerin çamaşıra
bulaşması halinde, bundan kaçınılması mümkün değil ve temizlendiğinde tekrar
bulaşacaksa yıkamadan namaz kılınabilir. Fakat tekrar bulaşmayacaksa, yıkanması
gerekir.
4. Tuvalette abdest alınabilir mi?
Tuvalette abdest alınmasında bir sakınca yoktur. Ancak böyle
yerlerde besmele, zikir ve duaların içten söylenmesi uygun olur.
5. Sargı Üzerine Mesh
Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı
sargı bulunduğunda, abdest alırken veya guslederken bu sargı çözülerek altı
yıkanır ve yaranın üstü meshedilir. Ancak sargının çözülmesinin zararlı olması
halinde çözülmeyip üzerine meshedilebilir. Sargının çoğunluğunun sadece bir defa
meshedilmesi yeterlidir. Yapılan bu mesh, o uzvun hükmen yıkanması sayılır.
Hatta meshetmenin de zararlı olması halinde, bundan da vazgeçilebilir. Sargının
abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığı gibi belirli bir
süresi de yoktur; yara veya kırık iyileşinceye kadar devam eder.
Sargıya meshettikten sonra bu sargı değiştirilirse veya sargı
düşerse, mesh bozulmaz; iade edilmesi de gerekmez. Ancak, yaranın iyileşip
sargının çıkarılması halinde, mesh bozulur. Yara iyileştiği halde, sargı olsa
bile mesih bozulur. Bu durumda, yaraya zarar vermeden sargı çözülerek altının
yıkanması gerekir.
6. Çorap Üzerine Mesh
Mestler üzerine meshin caiz olmasının şartları arasında;
mestlerin bağsız olarak ayakta durabilecek kadar katı olması, içine su almaması
ve normal yürüyüşle en az 12 bin adım (yaklaşık 5 km.) veya daha fazla yürüyüşe
dayanıklı olması yer almaktadır. Bu şartları taşıyan çorapların üzerine
meshetmek caizdir. Bu nitelikleri taşımayan çorap üzerine
meshedilmez.
Bunun yanında, mestler üzerine giyilen çoraplar, ince olup,
abdest alırken üzerine meshedildiğinde altına ıslaklığı geçirirse, üzerine
meshedilmesinde sakınca yoktur. Mest üzerine giyilen çorap altına ıslaklığı
geçirmediği takdirde üzerine meshedilmesi caiz değildir.
7. Varis Çorabına Mesh
Tedavî maksadıyla giyilen ve çıkarılmasında güçlük bulunan varis
çorabı üzerine meshetmek caizdir.
8. Abdestin tam olup olmadığı konusunda
vesvese
Vesvese, nefs ve şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı, aslı
olmayan ihtimaller, kuruntular demektir. Çok kere abdest ve guslün tamam olup
olmadığı şeklinde görülmekte, elde olmayan kötü ve yanlış düşünceler şeklinde de
olabilmektedir.
Vesvese sebebi ile, gusül ve abdestin tekrarlanması gerekmez.
Vesvese gelse bile abdest ve gusle devam edilmelidir.
Kişi vesveseye itibar etmemeye çalışmalı, içe doğan şüphe ve
tereddüt hallerinin asılsız olduğunu kendine telkin etmeli, ayrıca zaman zaman
Felak ve Nas Surelerini okumalıdır.
Namaz Vakitleri
1. Namazların beş vakit oluşu
İslâm'ın beş temel esasından biri olan namaz, günün belli zaman
dilimleri içerisinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Vakit namazın
şartlarından biri ve farz olmasının sebebidir. Yüce Allâh Kur’an’da,
“Şüphesiz namaz vakitli olarak farz kılındı” (Nisa
4/104) buyurulmaktadır. Bu nedenle, namazların vakitlerinden
önce kılınması caiz olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılması da caiz
değildir.
Kur’an-ı Kerim’de beş vakit namazdan söz
edilmediği ileri sürülerek, günde beş vakit namazın farz olmadığını iddia
edenler bulunmaktadır. Öncelikle, şunu belirtmek gerekir ki, hadisler olmaksızın
Kur’an’ın doğru anlaşılması mümkün değildir. Kur’an’da namaz vakitlerinden
açıkça bahsedilmediği gibi, nasıl kılınacağı da bildirilmemiştir. Namazın nasıl
kılınacağını ancak hadislerden öğrenebiliriz. Aynı şekilde namazların vakitleri
de Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir:
Cebrâil (a.s) Hz. Peygamber’e gelerek namazı
bir defa ilk vakitlerinde, bir defa da son vakitlerinde kıldırarak namazın
vakitlerini göstermiştir (Müslim, Salât, 138). Hz. Peygamber de ashabına bu
vakitleri bildirilmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevâdiu’s-Salât, 138). Asr-ı
saadetten günümüze kadar da namaz vakitleri 5 olarak kabul edilmiş ve öylece
kılınmıştır. Namaz vakitlerinin bundan aşağı olduğunu söyleyen
çıkmamıştır.
Diğer taraftan, namazla ilgili Kur’an ayetleri bir bütün olarak
ele alındığında, beş vakte işaret edildiği görülür. “Namazlara ve orta namaza
devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” (Bakara 2/238)
ayetinde namazlardan ve orta namazından bahsedilmektedir. Namazlar çoğuldur, bu
nedenle en az üç vakit olması gerekir. Ayrıca bir de orta namazından
bahsediliyor dolayısıyla en az beş vakit olmalıdır. Belki orta namazının üç
vakit içerisine dahil olacağı ileri sürülebilir. Ancak namazla ilgili diğer
ayetlere de baktığımızda üç vakitten fazla namaza işaret edildiği görülecektir;
orta namazı olabilmesi için de dolayısıyla en az beş vaktin olması gerekir.
Şöyle ki, “Güneşin batıya yönelmesinden, gecenin kararmasına kadar (belli
vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah vaktinde namaz kıl. Çünkü sabah namaz?ı
şahitlidir.” (İsra 17/78) ve “Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı
vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde
Allah'? tesbih edin (namaz kılın). Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur.” (Rum
30/17-18) ayetlerinde açık olarak dört vakitten bahsedilmektedir.
2. Namazların Cem’i (Birleştirilerek
Kılınması)
Belirli şartları taşıyan her Müslüman’a günde beş vakit namaz
farzdır. Her namaz kendi vakti içinde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de : “Namaz, müminler üzerine belli vakitlerde edâ
edilmek üzere farz kılınmıştır” (Nisa Suresi, ayet 103) buyurulmaktadır. Bu
itibarla normal şartlar içinde her namazın vaktinde kılınması
gerekir.
Hanefi mezhebine göre hac mevsiminde arefe günü Arafat ve
Müzdelife’nin dışında hiçbir yerde namazların birleştirilerek kılınması caiz
değildir.
Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in sahih hadisleri ve
uygulamaları dikkate alındığında, yolculuk, hastalık, doktorun ameliyatta
bulunması gibi zorunluluk hallerinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları
duruma göre takdim veya tehir edilerek birlikte kılınabilir. Birleştirilerek
kılındığında, iki namaz arasındaki sünnet namazlar terk edilir; her bir farz
için ayrı kamet getirilir.
3. Namazların Kazası
Kur’an’da vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile
ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi
vaktinde kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir:
Peygamberimiz Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi
namazını kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikinde namazından alıkoydular. Allah
onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” demiş ve ikindi namazını
akşam ile yatsı arasında kaza etmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N.
627). Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya
kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza
etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680). Yine Peygamberimiz
“Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve
“ekımi’s-salâte li zikrî” (Taha, 20/14) âyetini delil getirmiştir. (Buhârî,
Mevâkîtü’s-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N.
680-684)
Unutma ve uyuma gibi bir mazeret olmaksızın terk edilen
namazların kazası ile ilgili hadisin bulunmaması, bu namazların kazasının
olmadığını göstermez. Zira, Hz. Peygamberin veya bir müminin prensipte bilerek
farz namazları terk etmesi düşünülemez. Ancak Hz. Peygamberin bir mazerete
binaen vaktinde kılınamayan namazları kaza etmesi ve bu yönde tavsiyede
bulunması mazeretsiz olarak terk edilen namazların kaza edilebileceğinin
göstergesidir.
4. Kaza namazı borcu olan, nafile kılabilir
mi?
Üzerinde namaz borcu olan kimselerin, öncelikle kaza namazı
kılmaları gerekir. Bununla birlikte, imkanlar ölçüsünde, vakit namazları ile
birlikte kılınan sünnet namazlarını ve tervih namazını da kılmaya
çalışmalıdır.
5. Bir namaz hem kaza hem sünnet niyeti ile kılınabilir
mi?
Niyet namazın şartlarından biridir. Kişinin hangi namazı
kıldığını bilmesi gerekir; hangi vaktin namazını kıldığını, farz, vacip veya
nafile olduğunu, müstakil mi yoksa imama uyarak mı kıldığını niyetinde
belirlemesi gerekir. Bu itibarla iki niyetle bir namaz kılınamaz.
6. Sünnet namazlar kaza edilir mi?
Kerahat vakti olmaması kaydıyla, bir sonraki namazın vakti
girmedikçe, beş vakit namazla birlikte kılınan sünnet namazlar kaza edilebilir.
Müteakip vakit girdikten sonra sünnet namazlar kaza edilmez, yalnız farz
namazlar kaza edilir.
Namazın Farzları
Namazın dışındakiler ve içindekiler olmak üzere 12 farzı vardır.
Bunlardan herhangi birinin eksik olması halinde namaz sahih olmaz. Namazın
dışındaki farzlarına şartları, içindeki farzlarına da rükünleri
denir.
1. Namazın Şartları
Namazdan önce ve namaza hazırlık mahiyetindeki farzlara, namazın
şartları denir.
Bunlar altı tanedir:
a. Hadesten Taharet: Namaz kılacak kişinin
abdestsiz olması halinde abdest alması, yıkanması gerekiyor ise, gusletmesi,
bunlara gücü yetmediğinde ise, teyemmüm etmesi gerekir.
b. Necasetten Taharet: Namaz kılanın üzerinde
ve namaz kılacağı yerde namaza mani pislik bulunmamalıdır.
c. Setr-i Avret: Namazda avret mahallinin
örtülmesi demektir. Namazda erkeklerin en az diz kapağı ile göbeği arasını,
kadınların ise, el, yüz ve ayağının dışındaki vücudunu örtmesi
gerekir.
d. İstikbal-i Kıble: Namazı Kabe’ye yönelerek
kılmak demektir. Kabe’yi görenlerin bizzat kendisine, görmeyenlerin ise o cihete
yönelerek namazlarını kılmaları gerekir.
e. Vakit: Namazı vakti girdikten sonra kılmak
gerekir.
f. Niyet: Namaz kılan kişinin, hangi namazı
kıldığını bilmesi gerekir.
2. Namazın Rükünleri
Namazın varlığı kendine bağlı olan ve namazın mahiyetini
oluşturan farzlarına namazın rükünleri denir.
Bunlar altı tanedir:
a. İftitah Tekbîri: Namaza “Allahu Ekber” diye
başlamak.
b. Kıyam: Namaz kılarken, gücü yeten kimselerin
ayakta durması.
c. Kıraat: Namaz kılarken, ayakta bir miktar
Kur’an-ı Kerim okumak.
d. Rükû: Namazda eller dizlere değecek şekilde
eğilmek.
e. Secde: Namazda, ayaklar, dizler, eller ve
alın ile burnun yere konulmasıdır.
f. Kade-i Ahire: Namazın sonunda teşehhüt
miktarı oturmaktır.
İmâ İle Namaz
İslâm dini kolaylık üzerine bina edilmiştir. Ayrıca
sorumluluklar ve kulluk da kulun gücüne göredir. Bu nedenle hastalık,
hafifletme, kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna göre, ayakta namaz kılmaya
gücü yetmeyen veya ayakta durmakta zorlanan kimse oturarak namazını kılabilir.
Rükû veya secde etmeye gücü yetemeyen kimse ima ile namazı kılar. İmâ, namazda
rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu şekilde namaz kılan kişi rükû
için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer. Secdede
başını yere koyamayan kimsenin, bir şeyi başına kaldırarak ona secde etmesi caiz
değildir. Böyle kişi imâ ile namaz kılar. Oturarak namaz kılamayan, sırt üstü
yattığı yerde imâ eder. Bir kişi ayakta durmaya gücü yettiği halde, rüku ve
secdeye gücü yetmiyorsa, ayakta veya oturarak imâ edebilir; ancak oturarak imâ
etmesi daha uygundur. Kaş veya göz ile ima ederek namaz kılınmaz. Başı ile ima
etmeye gücü yetmeyen kimsenin namaz kılması gerekmez.
Oturarak Namaz
Namazda ayakta durmaya gücü yetmeyen kişi veya ayakta durması
hastalığının artmasına veya uzamasına sebep olacak bir rahatsızlığı bulunan kişi
oturduğu yerde namazını kılar. Oturarak namaz kılan kişi biraz eğilmek suretiyle
rükuunu yaptıktan sonra, alnını yere koymak suretiyle secdelerini yapar. Secdeye
gücü yetmeyen ise, ima ile namazını kılar.
Yere oturamayan kişi, ayakta veya bir sandalyeye oturarak
namazını kılabilir. Böyle namaz kılan kimse, hem rükuu, hem de secdeyi ima ile
yapması gerekir.
Türkçe Namaz
Duaların, zikirlerin Türkçe yapılmasında bir sakınca yoktur.
Aynı şekilde, Yüce Allâh’ın ne dediğini anlamak ve hayatına tatbik etmek
amacıyla, Kur’an-ı Kerim’in mealini okumak da bir ibadettir. Ancak Kur’an meali
ile namaz kılınması uygun değildir. Kur’an’da, “(namazda) Kur’an’dan kolayınıza
geleni okuyun!” (Müzzemmil 73/20) buyurulmaktadır. Hz. Peygamber de, “Sizden
biriniz namaz kılmaya kalktığında, Allâh’ın kendisine emrettiği gibi abdest
alsın. Sonra tekbir getirsin; Kur’an’dan bildiği bir şey varsa okusun. Eğer
Kur’an’dan bir ezberi yoksa, Allâh’a hamdetsin ve O’nu yüceltsin.” demiştir. Bu
nedenle Kur’an’ın orijinalinden okunması gerekir. Zira Kur’an mealleri Kur’an’ın
kendisi değildir. Meallerdeki farklılıklar da bunu göstermektedir.
Teravih Namazı
Sözlükte rahatlatmak, dinlendirmek anlamlarına gelen tervîha
kelimesinin çoğulu olan terâvih, dinî bir kavram olarak, Ramazan ayında, yatsı
namazı ile vitir namazı arasında kılınan nafile namaza verilen isimdir. Namazın
her dört rek’atinin sonunda bir miktar oturulup dinlenmek müstehaptır; ki buna
tervîha denilmiştir. Daha sonra bu kelimenin çoğulu olan terâvih, kılınan bu
namaza isim olmuştur.
Terâvih namazı yirmi rek’at olup, erkek ve kadınlar için
sünnet-i müekkededir. Hz. Peygamber, “Kim inanarak ve sevabını Allâh’tan
bekleyerek Ramazan namazını (teravih) kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır”
buyurmuşlardır[1]. Nafile namazların tek başına kılınması daha faziletli olduğu
halde, terâvih namazının cemaatle kılınması sünnettir. Hz. Peygamber terâvih
namazını iki defa cemaatle ashaba kıldırmış, ancak daha sonra farz olur
düşüncesiyle cemaatle kıldırmaktan vazgeçmiştir[2]. Hz. Ömer halife olunca,
halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldıklarını görüp, tekrar cemaatle
kılınmasının daha hoş olacağını düşünmüş ve ashapla istişare ederek bu namazın
yeniden cemaatle kılınmasını başlatmıştır. Halkın bir vecd içinde bu namazı
kıldıklarını görünce, “ne güzel bir adet oldu” diyerek sevincini
belirtmiştir[3]. Hz. Ali de, “Ömer mescitlerimizi teravihin feyziyle
nurlandırdığı gibi, Allâh da Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” duası ile
memnuniyetini açığa vurmuştur.
O dönemden günümüze kadar, büyük bir iştiyakla devam eden bu
sevimli ibadet, toplumumuzda her kesimin ilgisini çekmektedir. Terâvih namazı
büyük bir huşu ve huzur içerisinden ifa edilirken, birliği, dayanışmayı ve
uzlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Ancak son yıllarda bu ibadetle ilgili
özellikle rekatları konusunda vatandaşlarımızın aklında istifhamlar oluşturulmak
istenmektedir.
Hz. Peygamber’in kıldırmış olduğu teravih namazlarının kaç rekat
olduğu konusunda bir rivayet bulunmamaktadır. Bu konuda Hz. Ömer’in teravihi
cemaatle kılınmasını başlatmasıyla ilgili haberlerden ve Hz. Aişe’nin, Hz.
Peygamber’in Ramazan ayındaki gece namazlarıyla ilgili hadisinden hareketle bir
sonuca ulaşılmaya çalışılmaktadır. Bu konudaki haberler şöyle
değerlendirilebilir:
Hz. Aişe’den, Rasulullah’ın Ramazandaki gece namazından
sorulduğunda, Hz. Aişe, “Rasulullah ne Ramazanda, ne de Ramazandan başka
gecelerde on bir rekat üzerine ziyade etmiş değildir.” karşılığını vermiştir.[4]
Başka bir rivayette bu sayı on üç olarak zikredilmektedir[5]. Öncelikle bu
hadisin teravih namazı hakkında olduğu konusunda bir açıklık bulunmamaktadır.
Diğer taraftan Hz. Aişe’nin, Allâh’ın elçisinin Ramazan ayında ve Ramazan
dışındaki gecelerde on bir veya on üç rekat namaz kıldığını belirtmesi, onun
devamlı olarak kıldığı bir gece namazının bulunduğunu göstermektedir. Zaten
Kur’an-ı Kerim’de de, “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile
olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin, seni övgüye değer bir makama gönderir.”
buyurulmaktadır[6]. Bundan da anlaşılmaktadır ki, bu soru, Ramazan ayında Hz.
Peygamber’in diğer ibadetlerinde olduğu gibi, gece namazlarında da bir
değişiklik, artış olup olmadığını öğrenmek amacıyla sorulmuştur; terâvih namazı
ile ilişkisi yoktur. Hz. Aişe’den rivayet edilen, “Rasulullah (a.s) Ramazan
ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde
ise çok daha şiddetli bir gayret gösterirdi. Son on günde, geceyi ihya eder,
ailesini de uyandırırdı, izârını da bağlardı.” hadisi[7] bu görüşümüzü
desteklemektedir. Diğer yandan, bu hadisin terâvihin meşru kılınmasından önce
mi, yoksa sonra mı olduğu da belli değildir.
Hz. Ömer zamanındaki cemaatle kılınan teravih namazlarının
rekatları konusunda iki rivayet vardır: yirmi rekat, on bir rekat.[8] Hz.
Ömer’in dönemiyle ilgili farklı rivayetler; ünlü hadis bilgini Nevevî ve Buhârî
şârihi Bedreddin Aynî tarafından, “Hz. Ömer’in on bir rekat emri, döneminde ilk
kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih yirmi rekat olarak yerleşmişti.
Şimdiye kadar devam eden de budur.” şeklinde yorumlanmıştır[9].
Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinden başlayarak,
günümüze kadar teravih namazı yirmi rekat olarak kılınmıştır. Sahabeden kimse
buna itiraz etmemiş ve alimler tarafından da bu şekilde kabul edilmiştir.
Günümüzde de, başta ülkemiz olmak üzere pek çok İslâm ülkesinde teravih namazı
cemaatle 20 rekat olarak kılınmaktadır. Allâh’ın rahmetinin taştığı, mağfiret
ayı Ramazan’da, kadını - erkeği, çocuğu - genci ve yaşlısıyla halkımızın, tam
bir kaynaşma, sevgi, saygı, huzur ve sükun içerisinde camilerimizi doldurarak
büyük bir vecd ve iştiyak ile ifa ettiği bu ibadetin, tartışma konusu yapılarak
toplumumuzda dine karşı şüphe uyandırmak ve toplumumuzu sebepsiz yere bir fikir
kargaşasına sürüklemek iyi niyetli hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Bununla
birlikte şunu da ifade etmek gerekir ki, teravih namazı nafile bir ibadet
olduğundan, farz gibi telakki edilmesi de doğru değildir. Bu nedenle, yorgunluk,
meşguliyet ve benzeri sebeplerle, teravih namazının evde 8, 10, 12, 14, 16 veya
18 rekat kılınması halinde de sünnet yerine getirilmiş olur. Ancak cemaate
iştirak etmeye çalışmak daha iyidir.
Terâvih namazını iki rek’atte bir selam vererek ve dört rek’atin
sonunda biraz dinlenerek kılınması müstehabdır. Bu dinlenmelerde tehlîl (lâ
ilâhe illallâh demek) ve salavât ile meşgul olunması uygundur.
Terâvih namazını kıldıran imam, okuyuşu uzatarak cemaati
bıktırıp dağıtmamalı; çabuk kıldırarak namaza noksanlık getirmemelidir. Teravih
namazında da diğer namazlarda olduğu gibi, kıraatin gereği gibi yapılmasına ve
ta’dil-i erkana riayet edilmesine özen gösterilmelidir.
Oruç Tutamayanların Teravih Namazı
Kılması
Teravih namazı Ramazan ayının bir sünnetidir, oruçla ilişkisi
yoktur. Bu nedenle, oruç tutmayanlar da teravih namazı kılabilirler.
Namaz Sonrası Tesbihat
Namaz sonrasında topluca veya tek başına tesbihat yapılmasında
dinen bir sakınca bulunmamaktadır. Peygamber Efendimiz, farz namazlardan sonraki
tesbihatı tavsiye etmişlerdir.
Erkeklerle Kadınların Saflardaki
Durumu
İster Cuma, ister bayram, ister cenaze namazı veya hangi namaz
olursa olsun, kadınların erkeklerle birlikte cemaatle namaz kılmaları halinde,
erkeklerden ayrı uygun bir yerde namaz kılmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s.), namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da
kadınlar olmak üzere düzenlemiştir. Sünnete uygun olan, namazda safların bu
tertip üzere olmasıdır.
Vakitlerin Teşekkül Etmediği Yerlerde
Namaz
Namaz vakitlerinin tamamının veya bir kaçının teşekkül etmediği
bölgelerde, namaz, oruç gibi vakte bağlı ibadetler, vakitlerin normal teşekkül
ettiği en yakın bölgenin vakitlerine göre takdir edilmek suretiyle eda
edilir.
İşyerinde Namaz
Müslüman bir işçinin, çalıştığı yerde namaz kılması için iş
disiplini ve düzeni açısından işverenin veya amirlerin iznini alması uygun olur.
Yine aynı şekilde işverenin veya işyerinde sorumluluk alan kimsenin, namaz
kılmak isteyen işlerine, günlük dini görevi olan namazlarını kılabilme imkanını
sağlaması gerekir. İşçinin mesaisini su-i istimal etmemesi kaydıyla işveren,
bilhassa farz ve vacip namazların kılınmasından işçisini men edemez. İşçinin de,
namazı bahane ederek, görevini suiistimal etmemesi gerekir.
Cuma Namazı Kaç Rekattır?
Cuma namazı, dördü ilk sünnet, ikisi farz, dördü de son sünnet
olmak üzere toplam on rekattır.
Cuma Saatinde Alışveriş Yapılabilir
mi?
Cuma namazı için ezan okunduktan sonra, namaz bitinceye kadar
alışveriş ve benzeri işlerle uğraşmak, Cuma namazı kılması farz olan kimseler
için haramdır.
ORUÇ
Oruç Kimlere Farzdır?
Akıllı, ergenlik çağına ulaşmış, Müslüman’ın ramazan orucunu
tutması farzdır.
Oruç Tutmamayı Mübah Kılan Haller?
a) Yolculuk: Yolculuk, Ramazan ayında orucu
tutmamak için ruhsat olarak kabul edilmiştir. Yolculuk esnasında tutulmayan
oruçlar, daha sonra kaza edilir. Kur’an’da “Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere
farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, size de sayılı
günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı
günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü
doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisinedir.
Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha iyidir.” buyurulmaktadır (Bakara
2/183-184).
Geceden oruca niyetlenip de, gündüz yolculuğa çıkan kimse,
dilerse bu orucunu bozar, dilerse tamamlar. Ancak, ayette de belirtildiği gibi
orucunu tamamlaması daha iyidir. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethi için sefere
çıktığında oruçlu iken, Kedîd denilen yere varınca orucunu bozmuştur (Buharî,
Sıyam, No: 1808, Müslim, Sıyam, No: 1113). Bu da sefere çıkılınca başlanmış
orucun bozulabileceğinin delilidir.
b) Hastalık: Oruç tuttuğu zaman, hastalığının
artmasından veya uzamasından endişe edilen kimse ile, hastalığı sebebiyle orucu
tutmakta zorlanan kişilerin Ramazan ayında oruç tutmayıp, iyileştikten sonra
bunları kaza etmelerine izin verilmiştir. Biraz önce zikredilen ayet buna işaret
etmiştir. Tıbben oruç tutması halinde hasta olacağı bildirilen kimse de hasta
hükmündedir.
c) Gebelik ve Çocuk Emzirme: Gebe olan
kadınların, oruç tuttukları takdirde kendilerine veya çocuklarına bir zarar
gelmesinden korkulması halinde oruçlarını tutmayabilirler. Emzikli kadınlar da,
sütlerinin kesilmesi ve çocuklarının zarar görmesi tehlikesi bulunması halinde
oruçlarını tutmayabilirler. Hz. Peygamber hadislerinde buna müsaade etmişlerdir
(Nesâî, Sıyam, 50-51, 62; İbn Mace, Sıyam,3).
d) Yaşlılık: Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan
kimseler de, oruç tutmayıp yerine fidye verebilirler. Bakara suresinin 184.
ayetinde, bu şekilde olup da oruca güç yetiremeyenlerin, orucu tutmayıp fidye
vermeleri gerektiği hükme bağlanmıştır. İyileşme umudu olmayan hastalar da aynı
hükme tabidir.
e) İleri derecede açlık, susuzluk: Oruçlu bir
kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı beden ve ruh sağlığının ciddi derecede
bozulması tehlikesi ile karşılaşması halinde orucunu bozup daha sonra kaza
edebilir. Böyle bir kimsenin orucuna devam etmesi ölümüne sebep olacak nitelikte
ise, orucunu açmaması haram olur.
f) Zor ve meşakkatli işlerde çalışmak: Esas
itibariyle bir insanın ibadetlerini normal bir şekilde yapmasını engelleyecek
zor ve ağır işlerde çalışması veya çalıştırılması doğru değildir. Ancak kişisel
veya toplumsal zorunluluklar, bazılarının böyle işlerde çalışmalarını
gerektirmektedir. Böyle bir durumda bulunan kişi, oruç tuttuğu takdirde
sağlığına bir zarar gelmesinden korkuluyorsa, oruçlarını tutmaya bilirler.
Bunlar, izin günlerinde tutamadıkları oruçları kaza etmelidirler. Yıllık izninin
bulunmaması ve haftalık izninin de yeterli olmaması gibi mazeretlerle buna da
imkanı yok ise, fidye vermelidirler.
Fidye
Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler ve iyileşme umudu
bulunmayan hastalar, oruç tutmayıp, her gün için bir fidye verir. Fidye ise, bir
fakiri, bir gün doyurmaktır. Bu da, sadaka-i fıtır miktarıdır.
Orucun Sıhhatinin Şartları?
Orucun sahih olmasının şartları niyet ve orucu bozan şeylerden
kaçınmaktır.
Niyet
Oruç için niyetin vakti, akşam namazının vakti girmesiyle
birlikte başlar.
Ramazan, günü belirlenmiş adak ve nafile oruçlarda niyet, öğle
namazına 1 saat kalana kadar devam eder. Bunların dışındaki, keffaret, kaza,
günü belirlenmemiş adak oruçlarında ise imsak vaktine kadar niyet edilmesi
gerekir.
İmsak
İmsak vaktinden, iftar vaktine kadar, ibadet niyetiyle, yemeden,
içmeden, cinsî münasebetten ve diğer orucu bozan şeylerden uzak durmak, el
çekmek demektir. İmsakın zıttı iftardır. İmsak vaktinin başlangıcı, tan yerinin
ağarmasıyla başlar. Bu vakit, takvimlerde imsak vakti olarak
gösterilmektedir.
Orucu Bozan Şeyler Nelerdir?
Oruçlu iken, yemek, içmek ve cinsi münasebette
bulunmaktır.
Kaza ve Keffareti Gerektiren
Durumlar
Ramazan ayında oruca niyet edildikten sonra, bir mazeret
olmaksızın, kasten yemek, içmek ve cinsî münasebette bulunmak, oruç keffareti
gerektirir. Ayrıca bozulan orucun kaza edilmesi de gerekir.
Oruç keffareti 60 gün (iki kamerî ay) peş peşe oruç tutmaktır.
Buna gücü yetmeyen, 60 fakiri bir gün ya da bir fakiri 60 gün
doyurur.
Adet veya loğusalık halinde bulunan kadınlar, bu günlerinde
keffaret oruçlarına ara verirler. Bu durumlarından çıktıktan sonra ara vermeden
keffaret orucuna devam ederek 60 günü tamamlarlar.
Oruçlu İken İğne yaptırmak
Dinimiz, hasta olan ve tedavi sürecinde bulunan kişilerin oruç
tutmamalarına ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kimseler,
sağlıklarına kavuşup, tedavileri tamamlanıncaya kadar oruçlarını
erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruca devam
etmeyi arzu ediyorlar ise ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de yoksa,
iğnelerini iftardan sonra yaptırmaları yerinde olur. Bu imkana sahip olmayanlar
ise, İmam Ebû Yusuf, Muhammed ve Malik’in görüşlerine uyarak, tedavi ve aşı
amaçlı iğne yaptırabilirler; oruçları bozulmaz. Ancak, oruçlu iken gıda ve
vitamin iğneleri yaptırılması uygun değildir.
[1] Buhârî, Salâtü’t-Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn,
174.
[2] Buhârî, Salâtü’t-Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177
[3] Muvatta,
84 (H. No: 245).
[4] Muvatta, 88 (H. No: 261).
[5] Muvatta, 88 (H. No:
262); Müslim, I/508-510.
[6] İsra 17/79.
[7] Buharî, Fadlu Leyleti'l-Kadir
5; Müslim, î'tikâf 8,
[8] Muvatta, 85-86 (H. No: 248, 249, 250); İbn Ebî
Şeybe, Musannef, II/163-164.
[9] İbn Humam, Fethu’l-Kadir, I/334; Aynî,
V/357; Neylü’l-Evtâr, III/61.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder